AZRA KOHEN ile "UYANIŞ" ÜZERİNE

Fİ,Çİ,Pİ kitaplarının yazarı davranış bilimci, dünya tatlısı Azra Kohen ile astronomik astrolojiden nörobilime, kuantum fiziğinden yenilenebilir enerjiye kadar pek çok farklı konunun "uyanış"ta buluştuğu çok keyifli bir söyleşi yaptık. Kohen'in farkındalık yaratan cevaplarında dengeye ulaşmak için ihtiyacınız olanları ve potansiyelinizi ortaya çıkarmak için atmanız gereken adımları bulacaksınız. 

Bazı hikayeler vardır, hiç bitmesin istersiniz... Ruhu her hücrenize öyle bir işler ki; merakla kitap sayfaları arasında kaybolmak isteseniz de, bittiğinde sanki sevdiğiniz birinden mahrum kalacakmışsınız gibi korkar, az okur, kenara koyar, sonraki okuma seansınızı sabırsızca beklersiniz. İşte Fi, Çi, Pi'nin hikayesi de sizi böyle ikilemde bırakıyor.

 

Bu hikaye eminim bir çok kişiye çok farklı bakış açıları kazandırıyor, kendileri ile yüzleşmelerini sağlıyor ve farklı bir "uyanış"ı beraberinde getiriyor. Bu kadar iyi bir hikayeye kanal olan kişiyi daha iyi tanımak ve kafasındaki soruların cevabını almak istiyor insan... Ben de iç sesimi dinledim ve sevgili Azra Kohen'e merak ettiklerimi sordum.  

Her şeyden önce belirtmek isterim ki Pi bittiğinde yaşadığım duyguları hiçbir kitap bittiğinde hissetmemiştim. Hüzün, umut, sevgi, heyecan hepsi bir aradaydı. Size bu “İnsan Olma ve Uyanma Kılavuzu” için kocaman teşekkür ediyorum.

 

Üçlemenin kurgusu oldukça sürükleyici ve yaşanmış bir hikayeden alınmışçasına gerçek. İki kitap öncesinden 3. Kitapta kimin detaylı olarak ne yaşayacağı aslında belli. Bunun da ötesinde sadece hikaye yok, derinlemesine bilgi ve felsefe var alt metinlerde. Bu başarılı içeriği ve kurguyu ne kadar sürede ve nasıl oluşturdunuz?

 

Fi’yi 5 ayda, Çi’yi 3 ayda, Pi’yi 6 ayda yazdım ama tabii içinde özellikle diyaloglara yüklediğim bilgiler yılların merakının ürünleri. Ben merakını ehlîleştirmek konusunda saplantısı olan biriyim. Gerekli gördüğüm konuları merak etmeyi kendime öğrettiğimden beri, ki bu en az 10 yıldır böyle, yaşam kalitelimi arttıracak bilgiler topluyorum. Hani diyorum ya, yazmasaydım anarşizmin doruklarına çıkacaktım diye; işte o ihtiyaçtan kaynaklı ve yıllardır biriken bilginin sentezidir bu kitaplar.

 

Fi, Çi, Pi’deki karakterler o kadar ince ayrıntıları ile işlenmiş ki, kitabı okudukça onlara karşı duygular besliyor, hareketlerini önceden tahmin etmeye başlıyorsunuz. Bu kadar “gerçek” karakteri oluşturmak için özel bir çalışma yaptınız mı?

 

Yaptım tabii, hayatı taklit etmekle başladım. Yani karakterler özlerini gerçek hayattan aldıkları için, onları beslemek, duygusal dinamiklerini sunmak kolay oldu. Sonrasında kendi ön yargılarımı dizginleyip yaptığım analize odaklanarak hikayeyi kurgulamaya çalıştım. Bazı yerlerde karaktere haksızlık ediyor muyum diye kendime sorduğum çok oldu. İşte bu soru merkezden uzaklaşmamamı sağladı diye düşünüyorum.

 

Yazarın taraf olduğu hikayelerdense, her şeyin sunulduğu ve duygusal kararların okuyanlar tarafından verildiği hikayeleri seviyorum ben. İşte bu yüzden bugün hala Can Manay’ı sevenler var, çünkü onu anlıyorlar. İnsan anladığı şeye çok kızsa da, nedenlerini anlayabildiği için nefret duymuyor... Anlamadığımız, anlamak için analize girişmediğimiz olgulara karşı öfke duyuyoruz. Karakterlerin her birinin özlerini ortaya koyma hedefindeydim her satırda.

 

 

 

"HER AN BİR KIYAMETTİR ASLINDA..."

 

Kitapta insanın hayata gelme sebebinin “tekamül etmek” olduğunu okuyoruz. Kuantum fiziği ve nörobilimdeki gelişmeler ile beyne ve bilince yeni bir perspektiften yaklaşılıyor. Sizce tüm insanlığın tekamül etmesini sağlayacak yeni bir bilinç kapısında olabilir miyiz? Başka bir deyişle “kıyamet” ya da uyanış sizce ne kadar yakın?

 

Her an bir kıyamettir aslında, yaşadığını analiz etmeyi seçen bir organizma için. Ama birlikte kıyam etmenin duygusu hiçbir şeye benzemez. Aynı ortamda, aynı olguya karşı aynı duyguları hisseden yüzlerce hatta binlerce insanla birlikte olmak yüce bir farkındalık doğurur akla. İşte amaç o fark edişte bir olabilmek. Birlik duygusu diyorum ben buna, her birimizin bütünün farklı parçaları olduğumuzu ve ancak birlik içinde olabildiğimizde bütüne hizmet edebileceğimizi anlamamızın yüceliği... Öyle zamanlardayız ki, ya insanlık olarak birlikte birbirimize sahip çıkmayı öğreneceğiz ve tekamülde birbirimize yardım edeceğiz, ya da aksi takdirde yaşadığımız gezegenle birlikte varoluşumuzun sonuna geleceğiz. Bıçak sırtındayız, ya yaşama saygıda varoluşa hak kazanacak ya da yaşamın karşısında yok olacağız. Seçim bizim.

 

Kitapta “Eden” ve “Nakar” diye iki kitap adı geçiyor, tüm çabalarıma rağmen bu iki kitabı internette bulamadım. Sonra *“Eden” Azra Kohen (2016) dipnotunu görünce çok heyecanlandım. Yeni kitaplarınızın isimleri mi bunlar? Öyleyse konuları hakkında ipuçları alabilir miyiz?

 

Aeden Kuran-ı Kerim’de de geçen bir yer. Ütopya. Evrenin diğer ucunda dünyanın üçte biri kadar olan ve potansiyele adanmış bir gezegen. Orada küçük bir yolculuğa çıkıp kendi gezegenimiz dünyada devam edeceğiz yolculuğumuza. Nakar ise ölüdeniz yazıtlarında da geçen başka bir gezegen. Distopya. Bizim iyi ve kötü olarak adlandırdığımız zıtlıkların felsefesine, insan davranışının derinlerine, bilinçaltı süreçlerinin nasıl da programlanabildiğine iniyorum bu seride. Amaç yine aynı: fark ettiklerimi fark ettirmek. Boyutlardan, kuantumdan, paralel evrenlerden yani ileri fiziğin anlaşılır dilde sohbetlere indirgenmiş hallerini ve beslenmenin organizmayı ne boyutta etkilediğini birlikte fark edeceğiz umarım.

 

 

 

"EVRENİ ANLAMADAN KİŞİNİN KENDİNİ BULABİLMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM."

 

“Aynı dersi iki kere almak zorunda kaldığını, yaşadığının kendine ne anlatmak istediğini analiz etmeyenlerin, aynı dersi daha da büyük darbelerle almak zorunda kalacağını düşünmedi Can...” Hayat bize fazlalıklarımızı törpülemek için yol gösteren, anlamadığımızda bunu daha da acıtarak yapan bir matematiğe mi sahip? Peki bu matematiğin kaynağında ne gizli?

 

Astronomik astrolojide. Bugün gazete köşelerine indirgenmiş haliyle aşağılanmış, içi boşaltılmış ve şapşal aşıkların birbirlerine ne kadar uygun olduğunu beceriksizce analiz etmek için kullanılan sözde astrolojiden bahsetmiyorum burada. Astroloji en köklü antik bilgilerden oluşmuş bir bilimken bugün işsiz güçsüz falcıların eline düşmüştür. Bu aynı laboratuvarda bir sürü mucizeye sebep olan bilim adamlarının kullandığı kimya ve fiziğin sihirbazlarca da kullanılması gibi. Evrenin muazzam bir matematiği var. Bizim 3 boyutlu algımızla ancak ucundan köşesinden algılayabileceğimiz, tamamına aklımızın ermesi için tekamülde daha çok yollar kat etmemiz gereken bir matematik bu. Ama bu bilgiyi anlamakta gösterdiğimiz çaba tekamülümüze en güzel şekilde hizmet edecek araçlardan biri fikrimce.

 

Sen hangi burçsun sorusunun akıldan tamamen çıkartılıp vücudumuzdaki hormonlarımızın ayın hareketlerine tabii olduğunu ve evrende var olan her şeyin dünyadaki fiziği, kimyayı, biyolojiyi birebir etkilediğini anlamak lazım. Fotosentez bile güneş yıldızının etkisiyle olurken, gök yüzündeki cisimleri yaşamdan bağımsız zannetmek sadece cahilliğimizin derinliğini gösteriyor. Evrendeki mekanizmanın tüm cisimleriyle yaşamı etkilemesine Simya diyoruz. Bu gün en büyük tarım şirketleri ayın hareketlerine dikkat ederek ekim yapıyorlar ve balık çiftlikleri döllenmeleri ay hareketlerine bağlı olarak kontrol ediyorlar. Evrenin dünyadaki yaşama yansıması yani biyoloji, fizik, kimya ve astrolojinin sentezlendiği yüce bir bilgidir Simya. Evreni anlamadan kişinin kendi bulabilmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Her birimiz, doğduğumuz andaki evreni yansıtıyoruz. O anın bedenlenmiş halleriyiz.

 

Daha önceki bir röportajınızda kitaba kanal olduğunuzu söylemiştiniz. Kanallık sizce nedir? Takip ettiğiniz ya da mesajlarını dikkate değer bulduğunuz kanallık yapan kişiler var mı?

 

Tüm bilim adamları, sanatçılar, öğretmenler kısacası yaşama katkı sağlamak için emek vermiş, anlamı bedene sokmak için çabada olan herkes kanaldır fikrimce. Bir kaç bilim adamı dışında takip ettiğim kimse yok. Varoluş, bilimle, matematikle, fizikle, kimya ile sanatla, biyolojiyle, müzikle konuşur bizimle. Kişileri değil, araç oldukları anlamları takip ediyorum ben. Kişileri takip etmeyi bırakıp anlamlara odaklanmalıyız. Anlamın dışındaki herkes ve her şey araçtır.

 

Kitapta çok sağlam bir sistem eleştirisi var. Ancak alışılmadık şekilde eleştirinin yanında analizi, anlayışı ve çözümü de veriyorsunuz. Bu çözümü kitabı yazma aşamasında mı buldunuz, yoksa  daha önce kafanızda tasarladığınız bir çözüm müydü?

 

Bu çözüm, kitabı yazma amacımdı. Sunduğum çözümleri ‘’N’olmuş canım 1960’lardaki çiçek çocuklar da bunu istiyordu’’ diye küçümseyenler de var, ama şunu hatırlatmak istiyorum; o dönemlerde böyle bir uygulamayı gerçekleştirecek teknolojimiz, materyallerimiz yoktu. 2015’in Mayıs ayından itibaren bu buluşlar teknolojimizde yerlerini aldılar. Artık fire vermeden ilk defa yenilenebilir enerjileri depolayabiliyoruz ve şimdi bize düşen bu buluşları yaşantımıza modifiye etmek. İşte bu yüzden bıçak sırtındayız diyorum, ya milyonlarca yıldır yaşamı besleyen güneşin enerjisine yüzümüzü dönüp, dünyanın kanı, iyileştirici özelliği olan ve tüm hücre yenileyici kremlerde kullanılan çok değerli bir mineral olan petrolü heba etmeyi bırakacağız, ya da sömürdüğümüz dünya ile birlikte kendimizi de yok edeceğiz. Yine seçim bizim. Herkes hak ettiğini buluyor.

 

 

 

"HER İNSAN BİR ŞEYİ GERİ KALAN HERKESTEN DAHA İYİ YAPMAK İÇİN DİZAYN EDİLMİŞTİR."

 

Bizi uyuşturan, düşünmekten alıkoyan ve itaat etmemizi sağlayan tüketim sisteminde, birey olmak, farkında olmak, kendi felsefemizi yaratmak ve hak için üretime geçmemiz gerektiğini vurguluyor kitap. Üretim konusunu biraz açar mısınız?

 

Her insan bir şeyi, geri kalan herkesten daha iyi yapmak için dizayn edilmiştir. Ben buna kişinin dizayn edilme amacı diyorum. Her birimiz dizayn edilme amacımızı bulmakla yükümlüyüz. Bugün insan yaşantısına baktığınızda, binlerce yıldır uygarlıkların, kendi en iyi yaptığı şeyleri bulup o şeyleri yapabilen bir kaç kişinin sırtında yükseldiğini fark edeceksiniz. Bir kaç kişinin işe yaradığı bir toplumdansa herkesin ne işe yarayacağını keşfedip en iyi yaptığı şeyi bulabileceği ve en iyi yaptığı işi icra edeceği bir toplumda yaşasak bu gezegen cennet olurdu. İşte üretim budur, kişinin en iyi yaptığı işi bulup icra etmesi ve tükettiğini üretecek seviyede bir uygarlık kurulmasında emek vermesi.

 

Kitabın sonunda “BİZ” olmak için somut bir proje hayata geçiriliyor. Bu projenin hayata geçirilebilmesi için nelere ihtiyacımız var?

 

Emek vermeye, korkuyla birbirimiz yargılamak ve nefretle farklılıklarımızı bir tehlike olarak görmek yerine her şeyin yaratıcısı Yaradan’ın asla hata yapmayacağını ve bu korkulu yargıların ya da farklılıklara duyulan nefretin ancak ve ancak şeytan tarafından beslendiğini anlayıp, kendi nefsimizle savaşarak verdiğimiz her kararın yaşamı destekleyecek şekilde, yani yaşamın tarafında olmasına dikkat etmeye ihtiyacımız var. Kimin yaşamı olursa olsun, nerede, kimde bedenlenmiş olursa olsun! Fark etmeye ihtiyacımız var, farklılıklarımızın aslında varoluşu nasıl da zenginleştirdiğini, her türlü meyve ve çiçeğin olduğu rengarenk bir orman gibi olmak varken, kupkuru, savaşlarla bereketi tamamen gitmiş, dümdüz bir bozkır olmanın ASLA Yaradan’ın isteyeceği bir şey olmadığını ve kafamız ne kadar karıştırılırsa karıştırılsın her şeye rağmen doğru olanı anlayıp doğruda durabilip duramadığımızın testinde olduğumuzu anlamaya ihtiyacımız var.

 

Kitabı okurken ister istemez bazı karakterlere kendimizi yakın hissederiz. Sizin bu üçlemede kendinize en yakın hissettiğiniz karakter/ler hangisi/leri?

 

Göksel

 

 

 

"İLHAMINIZI BULUN."

 

Kitap okuyucular için “ayna” olma özelliğinde. Dolayısıyla bireyler kitabı okurken kendi tekamül sürelerini uzatan olumsuz yönlerini keşfetme şansına sahip oluyorlar. Ancak değişim, özellikle yerleşmiş paternleri ve inançları dönüştürmek kolay bir süreç değil. Siz bir davranış bilimci olarak okuyucularınıza fark ettikleri kalıplarını dönüştürmeleri için neler önerebilirsiniz?

 

İlk hedefim beslenme alışkanlıklarını mutlaka düzenlemeleri olurdu. Dünyanın en zeki kişisi de olsanız temiz beslenmiyorsanız dengede olabilmeniz mümkün değil. İkinci hedefimse kendilerine gereksiz zaman kaybettiren ve boş muhabbetlerde zamanlarını tüketen diğerlerinden uzak durmaları olurdu. İlla ilişkilerini kesmelerine falan da gerek yok, sadece zamanlarını planlasınlar. Hayatınızın akışı hiçbir zaman bir başkasının keyfinde olmamalı. Birilerini bekleyerek yaşamamalısınız.

 

Bir tohumun çatlama cesareti göstermesi için atması gereken adımlar neler olabilir?

 

Listelerden hoşlanmıyorum ama kendimi bunu listelemek zorunda hissettim. Şöyle:

  1. Vücudundaki ağır metallerine baktırmalıdır. Kan tahliliyle çıkar. Ağır metaller depresyonun en büyük tetikleyicisidir, ayrıca kısırlık ve ana rahmindeki çocuklarda zeka geriliği de yaparlar. Otizim ile de bağlantısı vardır. Ağır metallerden arındırılmamış bir vücut asla dengeye gelemez.

  2. Kandida mantarına baktırılmalıdır. Eğer bağırsak florasında kandida mantarı varsa o zaman ciddi bir diyete girilmelidir ama kesinlikle sakın yurt dışında satılan kandida mantarını öldürücü ilaçlar kullanılmamalıdır. Çünkü kandida vücuttaki ağır metalleri tutar ve bilinçsiz bir şekilde mantarı hızlıca ilaçla yok ederseniz kandida tarafından tutulan ağır metal toksinleriyle ciddi zehirlenme yaşarsınız. Maalesef ülkemizdeki parazitoloji bölümü o kadar gelişmemiş ki, bağırsak florasının önemi hala bilinmiyor. Bağırsaklarımız duygularımızın ham maddesi olan hormonların da üretildiği yerdir. Kandidanın basit bir testi de var. Bir çay bardağı suyun içine tükürün ve 10 dakika bekledikten sonra suyun içindeki tükürüğünüze bakın, ince uzun sarkaçlar şeklinde (denizanasına benzeyen) aşağıya uzayan ipler varsa kandida belirtisidir bu. Ama kandida ancak çok ilerlemiş seviyelerinde böyle belli eder kendini. Bunun dışında, bel bölgesinde yağlanma, ağız kokusu, dışkıda keskin bir koku, halsizlik ve depresyon kandidanın diğer belirtileridir.

  3. Ağır metallerden arındırılmış balık yağı, günde en az 3 kapsül alınmalı. Sabah kahvaltı sonrası 1 ve akşam yemek sonrası 2 de alabilirsiniz. Beyindeki mielin yağının ham maddesidir omega, hafıza ve zihnin hızlı çalışması için çok önemlidir.

  4. Magnezyum, özellikle Citrate formunda alınırsa böbrekte taş oluşumunu tetiklemeden kemiklerinizi dengeler ve derin bir uyku içinde büyük gerekliliktir.

  5. Ve son olarak, Zinc özellikle sabah kahvaltılarından sonra özellikle B12 vitaminin aktif quenzim formundaki haliyle, ki buna Methylcobalamin deniyor, alınırsa çok verimli sonuçlar verir.

 

İlk adımlar bunlar, algınızın sağlıklı ve keskin olabilmesi için beyninizin, vücudunuzdaki filtrelerin temiz olması şart. Tabii bu şıkların içine paketlenmiş hiçbir gıdayı yememeyi, asitli içecekleri tamamen hayatınızdan çıkarmayı, florürsüz diş macunu kullanmayı eklememe gerek yok sanırım. Hayatın doğal elemesi aslında devam ediyor, bu bilgilere uyananların çocukları gelecek nesillerin sağlıklı bireylerini oluştururken anne ve babaları bu en basit bilgileri dahi öğrenmekte çaba gösteremeyen çocuklar maalesef sağlıksızlık içinde gelecek nesillere ulaşamayacaklar.

 

Epifiz bezimizi kireçlenmekten korumak için neler önerirsiniz?

 

Yukarıda maddelediklerimin yanında, bol müzik dinleyin, evde mutlaka günde yarım saat dans edin. Kulağa komik gelebilir ama hani o tüylerinizin diken diken olduğu anlar var ya, işte o anlar epifiz bezinizin titreştiği anlar. İlham epifiz bezinin en büyük ilacıdır. İlhamınızı bulun.

 

 

"HİÇBİR ŞEY BİLMİYORMUŞ GİBİ ARAŞTIR, HER ŞEYİ BİLİYORMUŞ GİBİ HAYATA GÜVEN."

 

En sevdiğiniz kelime nedir? Neden?

 

İnisiyasyon. Öyle bir kelime ki bu, içinde tekamül var, evrim var, evren var, anlam var, Yaradan var, hak var, insan var. İçinde hayata dair her şey var. Peki ne mi demek? Araştırın.

 

Herkesin kitaplığında olması gerektiğiniz düşündüğünüz 5 kitap önerebilir misiniz?

 

1- Tüm kutsal kitapların hepsi. İnsan organizmasını anlamak inanç sisteminin tamamını analiz etmekten geçiyor. Büyük resmi ancak her kültürün odaklandığı inanç merkezini anlayınca fark edebiliyorsunuz.

2- Mutluluk Hipotezi

3- Ölü Deniz Yazıtları

4- Holografik Evren

5- Zamanın Kısa Tarih

Tek bir soru sorma ve doğru cevabı alma şansınız olsaydı kime, ne sorardınız?

 

Yaradan’a insanın niye yaratıldığını sorardım, ki bu sorunun cevabı sınırlı kapasiteme rağmen algılayabileceğim derinlikte ama içinde kaybolmayacağım enginlikte olabilirdi. Organizma ancak kendine odaklandığında sınırlı kapasitesine rağmen mikrodan makro algısına geçebilir fikrimce.

 

Çocuğunuza hayat ile ilgili verebileceğiniz en  sağlam tavsiye ne olabilir?

 

Hiçbir şey bilmiyormuş gibi araştır, her şeyi biliyormuş gibi hayata güven.

 

Telif Hakkı © 2014-2020 İrem Ülgü Orhan.

Tüm Hakları Saklıdır.

Sosyal Medyada Takip Et

  • LinkedIn
  • White Twitter Icon
  • White Instagram Icon
  • White Facebook Icon
  • White YouTube Icon